İdeailst
Sınıf hergeleden geçilmiyordu. En ön sıralarda toplam 5 kız
öğrenci vardı. Geri kalanı erkek. Sınıfın
yarısı en az iki kez sınıf tekrarı yapmış. Diğer yarısı da ya bir kez yapmış ya
da ara verip yeniden okula dönmüş. Ortak bir özellikleri var, o da şu: Hepsi en
az bir kez şu cümleyi duymuş. “Bizimkinin okumakta gönlü yok bari eli ekmek
tutsun.” Ne ekmekti ama. Rol çalıyordu.
Sudan çıkmış balıktım.evet buydum..
Okumakta gönlü olmayan onca öğrenciyle öğretmenlikte gönlü
olmayan bir öğretmen aynı sınıftaydık.
Şimdi ne yapacağız?
Öncelikle ciddi şeyler
giyindim. Gömlek pantolon falan. Ti’ye alınmak istemiyorum. Tüm sınıf gözünü
üstüme dikmiş bekliyor.
Sınıfa ciddi bir tavırla girdim. Ama içim kıpır kıpır. Heyecanlıyım
ve korkuyorum. Ben ciddi işlerin adamı değilim. Sınıfa girince hepsi ayağa
kalktı. Dönüp kapıya baktım. Benden başka kimse yoktu. Ben içeri girilince
ayağa kalkılacak birine dönüşmüştüm. Ne saçma! Ayağa kalkmak da ne? “Yani kim
kimden üstün ki?” gibi gençlik hayalleri vardı zihnimde
-oturun arkadaşlar! İçeri girdiğimde ayağa kalkmanıza gerek
yok!
İyi niyete inanıyordum. Büyük şeyler yapacaktım.
Sınıf defterini yazıyordum. Birbirimiz hakkında hiçbir şey
bilmiyorduk.
Kızlardan biri söz aldı.
-Hocam burnunuz delik mi?
Hakımda ilk merak ettikleri buydu. Burnum delik mi?
Öğretmenlik
hayatımın ilk dersini böylece aldım. Kural1: okula hızmayla gitme.
Zihnimden hazır bir cevap aradım. Ve tabiî ki buldum.
Zihnimde bunlardan bin tane var. Biz bu cümlelerle yoğrulduk. Cevabı yapıştırdım.
-Dersimizin bununla ne ilgisi var?
Olacak olacak. Benden bir öğretmen çıkacak.
Peki onlara ne diyeceğim? “Arkadaşlar” desem kankaya
bağlıyorlar. Çocuklar demeye dilim varmıyor. Sonuçta ben de daha 21 yaşındayım.
“otur yerine evladım” mı diyeceğim!
Bulabildiğim tek bi yol var: Kendim olmak.
Bu hisle öğretmenler odasına ilerledim.
Orada neler olup bittiğini yalnızca sınıf başkanları,
çalışkan tipler falan bilir. Ben de az sonra anyayı konyayı öğrenecektim.
Ev kredileri, ek ders ücretleri, eşler ve çocuklar, gazete
manşetleri, nöbet sıraları, bıkkın yüzler, faiz oranları, öğrenci dedikoduları,
bulmacalar ve boşluk. Öğretmenler odası denen yer işte bunlardı.
Diğer edebiyatçı her teneffüs “Otoriteni kur hocam, disiplinsiz
olmaz, bağırbağır bunlar başka şeyden anlamaz” diyordu. Tamam öğretmenlik geçici bir işti ama yine de
öyle bağırıp çağıramazdım. İnsan’ a inanıyordum. Büyük şeyler yapacaktım.
İdareten buradaydım evet. Ama boş oturacak değildim.
İşe en sevdiğim yerden başlayabilirdim. Kitaplar’dan. Bu
çocuklara miş li geçmiş zamanın rivayetini mi anlatmalıydım?
Devrim niteliğinde bir karar aldım.
-hepinizin sözlüsüne yüz vericem! Ama tek şartım var! Hepiniz
dönem bitene kadar bir kitap okuyacaksınız!
Çok şey istemiyordum. Hayatlarına ufacık bir katkım olsundu.
Bir farkındalık sağlayayımdı. Hepsi bu. Yalnızca bir tane okuyacaklardı!
Hangi kitabı okuyacaklarına karar vermemiştim. Eminim onlar
da çok merak ediyordu. Beklediğim parmak kalktı.
-Hocam bir şey sorabilir miyim?
-Tabii! Sor!
-Evli misiniz?
Olur böyle şeyler dedim ve 100 temel eser i incelemeye
aldım. Kurnazlık ediyordum. Öyle muallakta bir isim seçemezdim. Şu çok solcu bu
çok dindar falan diyemeyeceklerdi. Devlet babanın onayından geçen kitaplar
seçecektim.
Seçtiklerim birer kitap değil ölçü birimiydi. Benim
hakikatle aramdaki mesafe yi ölçmeye yarıyordu.
-Sınıfın yarısı Ahmet Hamdi Tanpınar diğer yarısı Oğuz Atay
okuyacak!
Kitapların isimlerini tahtaya yazdım. Bizim hergeleler
hayatında 100 mü almış. Hepsi ilk iş kitapları aldıracaktı. Onlar hevesli ben
gururluydum. İşte öğretmen böyle olurdu!
tüm sıralarda Tanpınar ve oğuz atay kitaplarını görünce
kendimle gurur duydum. o edebiyat öğretmenini hani tecrübeli olan çağırıp
sıradaki kitapları göstermek istiyordum. Hababam sınıfının gözü yaşlı emektar
Mahmut hocasına dönüşüverdim. Büyük şeylere bir kez daha inandım.
Ve o dersi okutarak geçirmeye karar verdim. Çocuklardan
birine işaret ettim. Başladı okumaya.
-beni zi-ya-desinde mütess-sir ed-den
ve yukarı-da bahis- et tiğim hadise müsa- ne be-tiiy-le!
Çocuk heceliyordu.
Bunu daha önce sormalıydım.
-en son
hangi kitabı okudun?
-Ömer
Seyfettin. Kaşağı.
Bu ilk büyük
yenilgimdi. Akıntıya kürek çekiyordum. Hayal kırıklığı yakama yapıştı. Sıranın
üzerindeki kitaplar yalnızca yakındaki birkaç kitapçıda sirükülasyona sebebp
olan rakamlar olarak göründü. Tümüyle bir yanlış anlaşılmanın içindeydim.
Yanlış yer yanlış zaman yanlış seçim!
Pardon deyip
oradan çıkmalıydım.
Kesinlikle
istifa edecektim. Bu şartlarda çalışamazdım. Sistemi toptan değiştirmek
lazımdı. Kendim olamazdım. Geçici olarak bile yapılacak bir iş değildi. Çocuk
lise 2. Sınıftaydı ve heceliyordu. Kapıyı çarpıp sınıftan çıktım.
On dk sonra
zil çaldı. Müstahdem kapıdaydı. Müdür beni çağırmış.gittim.
Sanki bir
suç işlemişim gibi süklüm püklüm girdim içeri. İçimdeki isyan alevleniyordu de
edepsizlik yapmak istemiyordum. Hem ne için çağırdığını merak ediyordum hem de
istifamı verecektim ne de olsa. Kavgasız gürültüsüz çıkmalıydım.
-hocam bugün
bir iki veli aradı senin sınıftan. Çocuklara kitap aldırıyormuşsun. Almayana
sıfır vereceğim diyormuşsun. Kadın diyor paramız yok diye sıfır mı alacak
çocuğum!
Tabi ki dut
yemiş bülbüle dönmüştüm. Sanki sesim bile kısılmıştı. Aksilik bu ya çocuk gibi
gözlerim doldu. Bir şey desem şığır şıpır dökülecek. Sustum. Ama kesin kararımı
vermiştim. Yarın istifamı verecektim.
-çok da şey
yapma hocam.
Elini masaya
vurdu.masası ağaçtandı.
-Ha bu ha
onlar! Yorma kendini!
Adamın
yüzüne bakarsam yakasına falan yapışacaktım. Tavana doğru döndüm. Dönerken
masanın arkasındaki yazı zihnimde döndü durdu:
Öğretmenler
yeni nesil sizlerin eseri olacaktır!