10/10/2019
eskiden yorulurdum. ne diyeceğimi bilemezdim. hangi konuya nereden dahil olsam. neyi desem?neyden hiçbahsetmesem. yeni birini görünce baştan ayağa alarm verirdim. kendim gibi olmaya çalıştıkça bir türlü olamazdım. sanki bin beş yüz tane kendim vardı da bir türlü seçemiyordum.
içimdeki kuyu yüzünden. hani bilirsin o kuyuyu. hiç kuyu gördün mü? derin kuyulara taş atarsın ve öyle derindir ki bir türlü taşın suya değme sesi gelmez. sen herhalde ses gelmeyecek sanıp bir taş daha atmışsındır çoktan ama ikinci taş yoldayken ilk taşın "lukk" diye sesi gelir. anlıycağın ya geçtir ya da çok erken.
işte her sözcük içimdeki o kuyuya düşüyor. ben ses verene kadar da ikincisi geliyordu. ben de insanlardan kaçıyordum. susuyordum. somurtuyordum. kimsenin oturmadığı banka ilişiyordum. kafamı aşağı eğip gözümü yerden kaldırmıyordum.
insanları sevmek zorundayım sanıyordum. sonra onlara da kendimi sevdirmek ve cici görünmek gerekmiyor muydu?
ama evet artık yeni insanlarla tanışmayı seviyorum. çünkü hepsi kocaman bir dünyayla geziyorlar. onlar gibi göremiyorum, renkleri kelimeleri bile başka ve biliyorum kulaklarımız bile aynı duymuyor. çünkü her şeyi başka öğrendik. ama yine de birbirimizle anlaşabilmemiz çok mucize bir şey değil mi!
herkesin çocukluğu var bir kere. herkesin yaraları. herkesin yarabantları. azcık konuşunca bantlar açılıyor. bazı yaralar hala kanıyor. bazıları kabuk bağlamış.
hayalleri var. herkes bir hayalin peşinde dolu dizgin koşuyor. ve büyüğü küçüğü yok.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder