Annem hep bana “sen eskiden ne kadar neşeli çocuktun.”
Der. Ay canım ya!
Ama yok şirin çocukluğumdan bahsetmeyeceğiz. "Şimdi niye öyle değilmişim?" Asıl konu bu.
Anneler böyledir işte. Her daim bir tavşan gibi neşeyle
zıplamanı, bir serçe gibi narince ordan buraya konmanı isterler.
Ben bir kere hala neşeliyim. Ama pek belli
etmiyorum.
Her şeyi pek belli etmemeyi öğrendim. Her şeyi hep belli
etmek kendine çelme takmaya benziyor.
neyin var neyin yoksa gösterirsen, her şeyi yerle bir ederler. Kim hazinelerini ulu
orta serer ki? Talan ediyorlar sonra biliyorum. Bunu bir yerlerde öğrenmiştim.
Tam olarak nerede öğrendiğimi nerden bileyim?
Her şey puzzle gibi. Bir sürü parçayı önüne getiriyorlar.
Sonra işte sen de günlerce düşünüyorsun o parçayı nereye koysam, bu parça
yukarda mı yok yahu bunun rengi mavi, kahverenginin ortasına konur mu hiç
diyorsun. Sonra o parçayı kullanmayıp bir kenara bırakıveriyorsun. Puzzle ın o
köşesi tamamlanırken bir de fark ediyorsun ki kahverengiliğin tam ortasında bir
mavilik varmış meğer. Bir su ansızın yağıvermişim ve o toprağı bataklığa
çevirmek yerine ortasına bir göl kondurmuş. Sen ise hiç o maviliği oraya
kondurmamıştın. Hatta açık konuş “ne alakası var ya” demiştin. Ama her şeyin
her şeyle çok alakası var.
Ben bunu ilkokulda öğrenmiş olabilirim. Çok kahverengiydi
ortalık. Habire bir şeyler oluyordu. İlkokul benim için gerçekten bir sefalet
serüveniydi. Ben de onlar gibi ilkokul birde bir okula başlayıp sonra da anne
gibi bildiğim bir öğretmenle ilkokulu bitirmeyi ve o güzel öğretmeni ömrümce
unutamamayı isterdim. Ama o zaman anlatacak az şeyim olurdu. Şöyle derdim:
“Birinci sınıfa başlayacağım gün çok heyecanlıydım. Annem beni kapının hemen önünde bekliyordu. Nimet öğretmen çok iyi bir öğretmendi. Bize adeta annemiz gibi davranıyordu. Bana harfleri ve okumayı o öğretti. Önce düz ve yan çizgiler çizdim. Sonra Ali ata baktı, Ela lale aldı. Ve sonra bazı sayılar öğrendim. Öğrendiğim sayıları birbirine çarptım. 6 ile 7 yi çarpınca 42 yapıyordu. Derslerime çalıştım ve çok arkadaşım oldu. Herkes beni tanıyordu ve çok seviyordu. Yıl sonunda mezuniyet partisi vardı ve pembe elbisemle bir şarkı söyledim. Hayat sevince güzel…. La la lalalala”
Ama pek öyle olmadı. Mesela yıl sonu balosunda benim saçlar üç numara ve dikti. Bir erkek şarkıcının taklitini yapıp bununla havalanıp durmuştum. Adamın adı Rick Martin’di. Kimden duydum da kime özendiysem. Un dos res diye İspanyolca mıydı neydi bir şarkısı vardı. Adam sonuçta erkekti ve tabii saçları kısaydı. Yılsonu gösterisinde gidip saçlarımı kısacık kestirip onun taklitini yapmak aklıma söyle nereden gelmişti? Tüm sınıfı ve tabii önce annemi şoka sokmuştum. Evet, haberi bile yoktu. Harçlığımı da alıp kuaför Gülay ablaya gitmiştim. Eve çok yakındı. Ricky Martinin resimleri o zaman neredeyse tuvalet kağıtlarına bile basılacak kadar yaygındı. Acayip acayip kız dergileri onun resimleriyle kaynıyordu. Sanki ülkeyi bu kurtarmış da sırtında cephane taşımıştı. Altı üstü bir şarkıcıydı.
Ama ben bu adamı seviyordum, desem yalan olur. Birileri bunu çok seviyordu. Ben de sevmeye özeniyordum. Ünlü birini sevmeye, onun fanı olmaya özeniyordum. Şimdi olsa onun yerine ünlü olmaya özenirdim. Derdim bu kim ki ya ben de söylerim öyle şarkı ben de ünlü olurum ben de çıkarım o dergiye. Ama işte benim gibi bir çocukluğunuz varsa hayatın size göstereceği en büyük hedef özentinin özentisi olmaktır.
Bir dakika en başından başlamalıyım.
İlkokula ilkokul birden başlayamamak. Bu benim alnıma
atılmış bir imza gibiydi. Sonraki on yıl kaderimin dümeni bu cümlenin elinde
olacaktı. Allah kaderimin tohumunu şu cümleciğin içine atıvermişti sanki.
“Ay bu çocuk resmen akıllı! Zeki yani bildiğin. Kendi
kendine okuma yazma öğrenmiş.”
İyi halt etmiş.
Bir kere ona kendi kendine öğrenmiş denemez. Ben henüz 4.5 yaşındaydım ve evde okuma yazma öğrenimine maruz kalıyordum. Şimdi pedagoglar “Dil maruz kalınarak öğrenir” diye çığırtıp duruyorlar. Yani diyorlar ki bir çocuğu hiç bilmediği bir ülkeye atın bakalım, o dile mecbur ve maruz kalsın ne olacak? Ne olacak? Öğrenecek tabii. Önce tarzanca bir yol deneyecek sonra diyecek bak şuna at diyorlar buna su diyorlar. Ben de öyle söyleyeyim bari.
Pedagogların bu müthiş keşfinden yıllar yıllar önce ben bunu bizzat yaşıyordum.
Bir kanepe vardı. Kanepede oturan ablamdı. Ablamdan bir yıl
sonra doğduğum için o bu hayata hükmen abla olarak gelmiş ve maçı zaten baştan kaybetmişti.
Kanepede oturan ablamdı. Büyükçe ve sevimli bir yüzü vardı. Alnı geniş saçları
da sarımsı. Annem sehpanın bir yanında babam bir yanında yerdelerdi. Dizlerinin
üzerine çökmüşlerdi ve “Ali top at” falan dedirtiyorlardı. Ablam çok
zorlanıyordu. Aslında aşırı akıllı bir kız olduğunu sonradan anladık. Ama o
sıralar hepimiz onun çok yavaş düşündüğüne yavaş anladığına öyle inanmıştık ki
aşırı anlayış gösteriyorduk. Neyse ya o da öyle diyorduk.
Esas mesele neydi? Kızın çok üstüne gidiyorlardı. Sanki polisin çapraz sorgusundaydı. Yüzü şekilden şekilde giriyordu. Ne zaman o dersin başına otursa tuvaleti gelmiş de yapamıyormuş gibi kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Bizimkilerin de niyeti iyiydi aslında. Çocuğu okula başlayan her anne baba gibi eğitim aşkının verdiği sarhoşluk içinde saçmalıyordu biraz. Ablacığım orada paralanıp dursun ben tam olarak bir dile maruz bırakılıyordum. O masanın dibinde bir yerlerde gezip duruyordum. Ve inanın şıp diye anlıyor her şeyi öğreniyordum. Hatta annem ablama kızım burada ne yazıyor diye sorduğunda cevap ağzımdan fırlıyordu. Ablam bana ters ters bakıyordu, annemler bu çocuk vallahi çok zeki bakışı atıyordu. Ben sadece sabırsızdım ve işte söyleyiveriyordum.
Annemler yine de benim o ders çalıştırmalar sıırasında okuma yazmayı öğrenmiş olabileceğime akıl erdiremiyorlardı. Sonuçta öbürüne öğretmek için harab olmuşlardı ya! Böyle kendi kendine öğrenilebilir bir şey olsun şu okuma yazma! Olmaz öyle şey!
Ama olmuştu. Bir gün ablam okuldaydı. Annem çamaşır suyuyla bir yerleri paklıyordu. Ve ben de salonun ortasında öylece oturuyor ve gazete okuyordum. Anladığımdan mı okuyordum ki ben? Ablam okuldayken canım sıkılıyordu. Okumak da bana yeni bir oyun oluvermişti.
Çocukların bir süre sesi çıkmazsa hemen bir yoklamak gerektiğinden annem gelip şöyle bir bakış attı kapıdan. Sanırım biraz da beni dinledi. Okuduğumu anladı. Annemin gözünden hiçbir şey kaçmaz!
-Ada? Ne yapıyorsun sen? Oku bakiyim şurayı.
-Mil-let Mec-li-si
Annem sayfayı değiştirdi.
-Şunu da oku bakiyim!
-Ka-pa-lı-çar-şı-da bek-len-me-dik o-lay!
Annem bir sevindi bir sevindi.
-ayy, sen okuyorsun. Aferim kızıma benim. Akıllı kızım! Oku oku
anneciğim sen devam et!
Bunda bu kadar sevinilecek tek şey şu olabilirdi. Bir yıl daha okuma yazma işkencesinden kurtulmuş olmanın sevinci. Bir sonraki yıl kim yeni baştan aliyi ata bindirmek ister ki!
