10/16/2019


Annem hep bana “sen eskiden ne kadar neşeli çocuktun.” Der. Ay canım ya!
Ama yok şirin çocukluğumdan bahsetmeyeceğiz. "Şimdi niye öyle değilmişim?" Asıl konu bu.
Anneler böyledir işte. Her daim bir tavşan gibi neşeyle zıplamanı, bir serçe gibi narince ordan buraya konmanı isterler.

Ben bir kere hala neşeliyim. Ama pek belli etmiyorum.
Her şeyi pek belli etmemeyi öğrendim. Her şeyi hep belli etmek kendine çelme takmaya benziyor.

neyin var neyin yoksa gösterirsen, her şeyi yerle bir ederler. Kim hazinelerini ulu orta serer ki? Talan ediyorlar sonra biliyorum. Bunu bir yerlerde öğrenmiştim.

Tam olarak nerede öğrendiğimi nerden bileyim?

Her şey puzzle gibi. Bir sürü parçayı önüne getiriyorlar. Sonra işte sen de günlerce düşünüyorsun o parçayı nereye koysam, bu parça yukarda mı yok yahu bunun rengi mavi, kahverenginin ortasına konur mu hiç diyorsun. Sonra o parçayı kullanmayıp bir kenara bırakıveriyorsun. Puzzle ın o köşesi tamamlanırken bir de fark ediyorsun ki kahverengiliğin tam ortasında bir mavilik varmış meğer. Bir su ansızın yağıvermişim ve o toprağı bataklığa çevirmek yerine ortasına bir göl kondurmuş. Sen ise hiç o maviliği oraya kondurmamıştın. Hatta açık konuş “ne alakası var ya” demiştin. Ama her şeyin her şeyle çok alakası var.

Ben bunu ilkokulda öğrenmiş olabilirim. Çok kahverengiydi ortalık. Habire bir şeyler oluyordu. İlkokul benim için gerçekten bir sefalet serüveniydi. Ben de onlar gibi ilkokul birde bir okula başlayıp sonra da anne gibi bildiğim bir öğretmenle ilkokulu bitirmeyi ve o güzel öğretmeni ömrümce unutamamayı isterdim. Ama o zaman anlatacak az şeyim olurdu. Şöyle derdim:

“Birinci sınıfa başlayacağım gün çok heyecanlıydım. Annem beni kapının hemen önünde bekliyordu. Nimet öğretmen çok iyi bir öğretmendi. Bize adeta annemiz gibi davranıyordu. Bana harfleri ve okumayı o öğretti. Önce düz ve yan çizgiler çizdim. Sonra Ali ata baktı, Ela lale aldı. Ve sonra bazı sayılar öğrendim. Öğrendiğim sayıları birbirine çarptım. 6 ile 7 yi çarpınca 42 yapıyordu. Derslerime çalıştım ve çok arkadaşım oldu. Herkes beni tanıyordu ve çok seviyordu. Yıl sonunda mezuniyet partisi vardı ve pembe elbisemle bir şarkı söyledim. Hayat sevince güzel…. La la lalalala”

Ama pek öyle olmadı. Mesela yıl sonu balosunda benim saçlar üç numara ve dikti. Bir erkek şarkıcının taklitini yapıp bununla havalanıp durmuştum. Adamın adı Rick Martin’di. Kimden duydum da kime özendiysem. Un dos res diye İspanyolca mıydı neydi bir şarkısı vardı. Adam sonuçta erkekti ve tabii saçları kısaydı. Yılsonu gösterisinde gidip saçlarımı kısacık kestirip onun taklitini yapmak aklıma söyle nereden gelmişti? Tüm sınıfı ve tabii önce annemi şoka sokmuştum. Evet, haberi bile yoktu. Harçlığımı da alıp kuaför Gülay ablaya gitmiştim. Eve çok yakındı. Ricky Martinin resimleri o zaman neredeyse tuvalet kağıtlarına bile basılacak kadar yaygındı. Acayip acayip kız dergileri onun resimleriyle kaynıyordu. Sanki ülkeyi bu kurtarmış da sırtında cephane taşımıştı. Altı üstü bir şarkıcıydı.

Ama ben bu adamı seviyordum, desem yalan olur. Birileri bunu çok seviyordu. Ben de sevmeye özeniyordum. Ünlü birini sevmeye, onun fanı olmaya özeniyordum. Şimdi olsa onun yerine ünlü olmaya özenirdim. Derdim bu kim ki ya ben de söylerim öyle şarkı ben de ünlü olurum ben de çıkarım o dergiye. Ama işte benim gibi bir çocukluğunuz varsa hayatın size göstereceği en büyük hedef özentinin özentisi olmaktır.


Bir dakika en başından başlamalıyım.
İlkokula ilkokul birden başlayamamak. Bu benim alnıma atılmış bir imza gibiydi. Sonraki on yıl kaderimin dümeni bu cümlenin elinde olacaktı. Allah kaderimin tohumunu şu cümleciğin içine atıvermişti sanki.
“Ay bu çocuk resmen akıllı! Zeki yani bildiğin. Kendi kendine okuma yazma öğrenmiş.”

İyi halt etmiş.

Bir kere ona kendi kendine öğrenmiş denemez. Ben henüz 4.5 yaşındaydım ve evde okuma yazma öğrenimine maruz kalıyordum. Şimdi pedagoglar “Dil maruz kalınarak öğrenir” diye çığırtıp duruyorlar. Yani diyorlar ki bir çocuğu hiç bilmediği bir ülkeye atın bakalım, o dile mecbur ve maruz kalsın ne olacak? Ne olacak? Öğrenecek tabii. Önce tarzanca bir yol deneyecek sonra diyecek bak şuna at diyorlar buna su diyorlar. Ben de öyle söyleyeyim bari.

Pedagogların bu müthiş keşfinden yıllar yıllar önce ben bunu bizzat yaşıyordum.
Bir kanepe vardı. Kanepede oturan ablamdı. Ablamdan bir yıl sonra doğduğum için o bu hayata hükmen abla olarak gelmiş ve maçı zaten baştan kaybetmişti. Kanepede oturan ablamdı. Büyükçe ve sevimli bir yüzü vardı. Alnı geniş saçları da sarımsı. Annem sehpanın bir yanında babam bir yanında yerdelerdi. Dizlerinin üzerine çökmüşlerdi ve “Ali top at” falan dedirtiyorlardı. Ablam çok zorlanıyordu. Aslında aşırı akıllı bir kız olduğunu sonradan anladık. Ama o sıralar hepimiz onun çok yavaş düşündüğüne yavaş anladığına öyle inanmıştık ki aşırı anlayış gösteriyorduk. Neyse ya o da öyle diyorduk.

Esas mesele neydi? Kızın çok üstüne gidiyorlardı. Sanki polisin çapraz sorgusundaydı. Yüzü şekilden şekilde giriyordu. Ne zaman o dersin başına otursa tuvaleti gelmiş de yapamıyormuş gibi kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Bizimkilerin de niyeti iyiydi aslında. Çocuğu okula başlayan her anne baba gibi eğitim aşkının verdiği sarhoşluk içinde saçmalıyordu biraz. Ablacığım orada paralanıp dursun ben tam olarak bir dile maruz bırakılıyordum. O masanın dibinde bir yerlerde gezip duruyordum. Ve inanın şıp diye anlıyor her şeyi öğreniyordum. Hatta annem ablama kızım burada ne yazıyor diye sorduğunda cevap ağzımdan fırlıyordu. Ablam bana ters ters bakıyordu, annemler bu çocuk vallahi çok zeki bakışı atıyordu. Ben sadece sabırsızdım ve işte söyleyiveriyordum.

Annemler yine de benim o ders çalıştırmalar sıırasında okuma yazmayı öğrenmiş olabileceğime akıl erdiremiyorlardı. Sonuçta öbürüne öğretmek için harab olmuşlardı ya! Böyle kendi kendine öğrenilebilir bir şey olsun şu okuma yazma! Olmaz öyle şey!

Ama olmuştu. Bir gün ablam okuldaydı. Annem çamaşır suyuyla bir yerleri paklıyordu. Ve ben de salonun ortasında öylece oturuyor ve gazete okuyordum. Anladığımdan mı okuyordum ki ben? Ablam okuldayken canım sıkılıyordu. Okumak da bana yeni bir oyun oluvermişti.

Çocukların bir süre sesi çıkmazsa hemen bir yoklamak gerektiğinden annem gelip şöyle bir bakış attı kapıdan. Sanırım biraz da beni dinledi. Okuduğumu anladı. Annemin gözünden hiçbir şey kaçmaz!

-Ada? Ne yapıyorsun sen? Oku bakiyim şurayı.
-Mil-let Mec-li-si
Annem sayfayı değiştirdi.
-Şunu da oku bakiyim!
-Ka-pa-lı-çar-şı-da bek-len-me-dik o-lay!

Annem bir sevindi bir sevindi.
-ayy, sen okuyorsun. Aferim kızıma benim. Akıllı kızım! Oku oku anneciğim sen devam et!

Bunda bu kadar sevinilecek tek şey şu olabilirdi. Bir yıl daha okuma yazma işkencesinden kurtulmuş olmanın sevinci. Bir sonraki yıl kim yeni baştan aliyi ata bindirmek ister ki!



10/10/2019


ilham denen bir şey vardıysa bende artık kesinlikle buralarda değil. sabahtan beri de beni bekletiyor. kereviz yemeği yapacağıma oturdum onu bekledim. çocukları teyzesiyle sahile yolladım dondurma yesinler için oturdum onu bekledim. o arada hava falan karardı. ben yine de onu bekliyordum. bir numara aradı bilmediğim. sonra Samsung diye kaydettim ve ona konum yolladım. yine de hep onu bekliyordum. sonra çocuklar geldi ve yemek hazırladım ve yedik sonra uyudular. ben de artık alınmıştım gelmemesine ve onu hiç umursamıyor gibi yaptım. iyi dedim gelmezsen gelme. gittim instagramda bazı videolar bile izledim. azcık güleyim diye yaptım bunları. ama sonra kitaplığın önüne geçince aklım gene ona gitti. gelmiyordu. herhalde epey ihmal etmiştim. belki yıllardır aramamış sormamış. onu cepte saymıştım. şimdi gelmemekte haklıydı. ama bende beklemeden vazgeçmeyecek, ne çok istiyorum ona gösterecektim. Samdung eni aradı gelip makinemi götürdü. Kazanı çökmüş dedi çok yüklenmişsiniz. dedim benim olayım bu bunu bilmiyor muymuş kendisi. hem dedim allah kimseye kaldıramayacağı yükü vermez. evdeki tüm paraları toplayıp Samsunga verdim. 1378 liraya makina mı tamir edilir. 1378 kere yıkamazsa ben size sorarım dedim. merak etme abşşla üç yıl garantili dedi. hiç bana dokunmadı. çünkü aklım ondaydı. yine başladım beklemeye. ellerim durmuyordu gözlerime uyku geldi. ilhamı beklerken uyuya kalan biri olmak istemiyordum. fakat oldum.

eskiden yorulurdum. ne diyeceğimi bilemezdim. hangi konuya nereden dahil olsam. neyi desem?neyden hiçbahsetmesem. yeni birini görünce baştan ayağa alarm verirdim. kendim gibi olmaya çalıştıkça bir türlü olamazdım. sanki bin beş yüz tane kendim vardı da bir türlü seçemiyordum.

içimdeki kuyu yüzünden. hani bilirsin o kuyuyu. hiç kuyu gördün mü? derin kuyulara taş atarsın ve öyle derindir ki bir türlü taşın suya değme sesi gelmez. sen herhalde ses gelmeyecek sanıp bir taş daha atmışsındır çoktan ama ikinci taş yoldayken ilk taşın "lukk" diye sesi gelir. anlıycağın ya geçtir ya da çok erken.

işte her sözcük içimdeki o kuyuya düşüyor. ben ses verene kadar da ikincisi geliyordu. ben de insanlardan kaçıyordum. susuyordum. somurtuyordum. kimsenin oturmadığı banka ilişiyordum. kafamı aşağı eğip gözümü yerden kaldırmıyordum.

insanları sevmek zorundayım sanıyordum. sonra onlara da kendimi sevdirmek ve cici görünmek gerekmiyor muydu?

ama evet artık yeni insanlarla tanışmayı seviyorum. çünkü hepsi kocaman bir dünyayla geziyorlar. onlar gibi göremiyorum, renkleri kelimeleri bile başka ve biliyorum kulaklarımız bile aynı duymuyor. çünkü her şeyi başka öğrendik. ama yine de birbirimizle anlaşabilmemiz çok mucize bir şey değil mi!

herkesin çocukluğu var bir kere. herkesin yaraları. herkesin yarabantları. azcık konuşunca bantlar açılıyor. bazı yaralar hala kanıyor. bazıları kabuk bağlamış.

hayalleri var. herkes bir hayalin peşinde dolu dizgin koşuyor. ve büyüğü küçüğü yok.


Tek kaşlı kadınlar da ünlü olabildiği için bazen bu dünyayı sevesim geliyor. sonra minibüse doğru yürürken içinden İbrahim Tatlıses çalan bir Ferrari yanımdan geçince sevmekten alelacele vazgeçiyorum.

He ne diyordum tek kaşlı kadınlar. tabii böylesini sokakta göremezsin. ama bizim resim odasının her yeri bu tek kaşlı kadının resimleriyle dolu. Bizim resimci bu kadını öyle seviyor ki Frida yaşasa evlatlık falan alırdı. bak abartmıyorum. Frida Kahlo'nun adını bilmeyen resim dersinden geçemiyor.

Tabii bize sanki kapı komşusuymuş gibi habire Frida'yı anlatıp duruyor. Daha 6 yaşındaydı çocuk felci geçirmişti. bir ayağı topal kalmıştı da herkes onla dalga geçerdi. evet bu baya üzücü biliyorum. ama eğer bizim resimcinin dersindeysen bunu 1500 kez dinlemen gerektiği için kesinlikle yüreğin katılaşıyor.

bugün de yine başladı dramatik hikayeler anlatmaya. 18 yaşında Frida bir otobüsle eve dönerken otobüs tramvayla çarpışmış. Bizim hoca tabii arabanın plakasını bile vererek anlatıyor olayı. Öyle böyle değil acayip bir kaza. otobüsün neredeyse hepsi ölüyor. Frida'nın çekecek çilesi var herhalde hayatta kalıyor. yani ona yaşamak denirse. Uzun upuzun bir süre yatağa hapsoluyor. ellerini kafasını oynatıyor geri kalan her yeri alçıda.

Frida'da nasıl bir ana baba varsa diyorlar ki ona bir tuval alalım. Tamam bizimkiler de iyi ama en fazla 37 ekran bir tv alır karşıma yapıştırırlar. Frida ise o yatakta bir ressama dönüşüyor. bizim evde olsa ben Müge Anlı'yı izleye izleye katil olmanın inceliklerini öğrenirdim.

Dersten çıkıp eve doğru giderken dedim yani resim yapmak için ille her yeri alçıya aldırıp da üst düzey ana babadan tuval mi beklemek lazım.

Gidip bir resim kursuna yazıldım. Daha doğrusu kurs gelip beni buldu. Yandaki apartmanın alt katında bir resim kursu açıldı. Eskiden kombi tamircisi olan Mahmut ağabey vardı. Onlar memlekete taşınınca dükkanı kapattı.  Kapatınca yerine tesisatçı ya da en azından bakkal falan açılsın diye beklerdik ama hayat sürprizlerle dolu. bir sabah kombi tamircisinin camları kara kalemle yapılmış dev resimlerle doldu. Üstüne de kaligrafi ile "Resim Kursu" yazan el yapımı kocaman bir ahşap tabela asıldı.